Belki hatırlarsınız KHK’dan hemen sonraki mesajımda “Ne zamandır bir hayal olarak konuştuğumuz kütüphane şimdiden yer konuşulan bir proje oldu bile” diye yazmıştım.
Yalan değil, tam da o akşam Fabrikalar Caddesi’nde restore etmeyi planladığı taş binadan bahsediyordu Ömer. Ertesi cuma Erkan ile binanın önündeydik. O civarda başka yerlere de bakmış, emlakçıları aramıştık. Ertesi gün, bizim ihraçları konu eden basın açıklamasından sonra muhreçler olarak Balıkçı Barınağı’na oturmuş, olur mu, nasıl olur diye konuşmuştuk heyecanla. Pazartesi günü yine aynı mesajda belirttiğim kitap değerlendirmesi üzerine çalışırken, Erkan aradı, “senin mekanı buldum, seni almaya geliyorum” dedi. Bulmakla, göstermekle kalmadı; memur utangaçlığımızı atamadığımızdan tüm pazarlığı da o yaptı sağ olsun. Perşembe günü kaporayı vermiş, cuma günü kira sözleşmesini imzalamıştık. Hızla hayalden projeye dönen kütüphane artık bir girişimdi.

Ertesi hafta Esra ve Sema geldiler, mimari proje bizde dediler. Elif ölçüleri alıyordu birkaç gün sonra. Bir imecenin ilk tohumunu onlar attı. Sonra yeni bir öğrenme süreci başladı, mesela daha ilk imzada stopaj ne onu öğrendik. Şahıs şirketi, limited ve anonim şirket arasındaki farkları Ayşe Gül kadar olmasa da biz de epey öğrendik ya da siz bilir misiniz kaç çeşit kahve ve kahve makinesi olduğunu.

İlmek ilmek bir imece dokundu gözlerimizin önünde; Erkan hemen tesisatçı ayarladı, Mahmut Abi elektrik işini üstlendi, Ethem Abi bütün mermer işlerimize el verdi, Rasim Usta cam kapılarımızı yarattı; Mehmet duvarlarımızı tertemiz yaptı; Harun Usta maharetini masa, sandalye ve dolaplarımızda sergiledi, İbrahim Bey ve Elife Hanım’la mali müşavirlerimiz bile vardı artık. Sonra sahneye Burkay çıktı mesela, elinden her iş gelen McGyver’ımız oldu. Bir akşam Salt Kütüphanesi’nin bisiklet parkını gösterdim, ertesi sabah su borusundan yaptığı bisiklet parkı ile geldi. Zaten eli boş hiç gelmediler Ezgi ile; perdesiyle projeksiyon cihazından, tablet ve kahve değirmenine kadar neye ihtiyaç duysak onlarda fazla vardı ne hikmetse. Saramago portresi yokmuş; onu da Portekiz'den getirdiler. Taner bir bilgisayar sihirbazı olduğunu internet bağlantılarını loglama sistemini kurarak bir kez daha gösterdi.

Barış geldi mesela bir akşam elinde koskocaman bir kahve makinesi ile. Daha tanışmamıştık bile oysa… Tanıştıktan sonra daha da mahcup olduk; zeytin fidanı dedik, meşhur zeytin ağacımızı armağan etti.

Zaten bir kahve makinesi seçiminde zorlandık, bir de isimde. Kahkaha diyelim dedik, sesli harfleri çıkartınca beliren kısaltmadan dolayı. Ayraç olsun dedik, nerede kaldığımızı, nereden devam ettiğimizi hatırlayalım diye. Akademi tınılı adlar geldi bol bol akla öte yandan. Dikenliyol’da karar kırmıştık aslında, muhitin bilinen ismini mekana kodlayalım diye. Ama Mersin’i bilmeyenler için ortaya çıkabilecek arabesk çağrışımdan dolayı ondan da vazgeçtik. Kültürhane dedik en sonunda, bir kütüphane ve ötesini işaret eder diye. Şirketin ismi, ama, Ayraç olacak kaldı.
İsmimiz tamam olduğuna göre bir logo lazımdı artık. Dayanışma akademimizin görsel sihirbazı Gonca girişti hemen. Sonra Yahya girdi devreye. Artık Yener’in marifeti, dumanı üstüne bir kitabımız vardı, tabelası Gradi’nin tezgahında doğacaktı, Eren’in de vitrinlere el atması uzun zaman almadı. Tüm kart, belge, çıkartma tasarım ve basımlarımız yine Gonca’nın marifeti olacaktı.
Bu arada lise arkadaşlarım duydular maceramızı; kitaplıklar onların desteğiyle siparişe geçti. Koskoca klimamız bir Çınar’ın gölgesinde serpildi. Türk kahvelerimizin telvesindeki falları Aslı anlatmak istedi. Kerem kendi kafe macerasından kalan sıcak çikolata makinesini ta İstanbullardan yolladı. Suyumuzu arıtmayı Ayşe Devrim ve Gülhan üstlendi. Jini ve Serdar bir gün amfi ile, bir gün hoparlörler ile geldiler. Ama eminim en zoru Jini’nin gözü gibi baktığı sukulentlerini bize emanet etmesiydi. Behiye de kıymetli Ütopya yadigarlarını, Aysun Mare'den kalanları bize bağışladı. Bir gün postadan Zeynep’in tüm film ve müzik arşivi çıkıverdi ya da mesela. Bebek koltuklarımız Güneş ve Işık'tan miras kaldı. Kandemir ayağının tozu ve Neslihan Teyze ile bahçeye girişti, sonra da dokunmadık yer bırakmadı onu tanıyan herkesin tahmin edeceği gibi. Erkam ve Özkan askerlik yapmadan mıntıka temizliğini öğrenmişlerdi. Reha geçerken uğradığına pişman oldu muhtemelen zeytin ağacının çukurunu kazarken. Ezgi, Selver, Asuman ve Çağlar doktorada benden çektikleri yetmezmiş gibi bir de kütüphanenin Amerikan Kongre Kütüphanesi katalog sistemine göre tasnifinde eziyet gördüler benden. Birgül ilk günlerde hızırımızdı, Almanya'ya gidecek olmasaydı bırkamazdı onu ama allahtan Merve tam zamanında şehre döndü de Cansu'yla aldılar sazı ellerine.. Uğur İstanbul’da elimiz ayağımız oldu, Hopa’nın çaylarını, Kazova’nın kazaklarının hepsini o buldu, aldı, yolladı. Ekin harika iki şaheser tabloyu hem de Kültürhane’de yapıp, bize armağan etti. Kalan duvarları da sağolsun Veli Hoca donattı. Her gün elinde pasta, börek, kurabiyeleri ile gelenleri saysam sıkılırsınız eminim.

Sonra İmzacılar duydu Umut Adamızı, dört bir yandan kitaplarını yolladılar ve iltifatlarını esirgemediler. Yurtdışındaki dostların destek taleplerini karşılıksız bırakmayalım diye bir bağış kampanyası başlattık sonra. Tanıdık tanımadık düzinelerce dost dayanışma gösterdi hemen. O kadar çok ve farklı yerden kitap bağışı geldi ki, boş gözükmesin diye kitapları ayrı ayrı raflarına koyduğumuz kitaplıklarımızda yer kalmamıştı bir süre sonra. Belçika’daki Gent Üniversitesi’ndeki arkadaşlar kütüphanelerindeki 2500’den fazla çift kopyalı kitabı yollamak istiyoruz dediler sonra aman dedik durun. Yurt içinden de kitap bağışlamak isteyenlere de izin verin önce şu elimizdekileri bir yerleştirelim der olduk.

Öyle böyle Kültürhane’nin tohumları atılmış oldu...