Bediz YILMAZ

Bu dergiyi, münhasıran bu köşeyi okuyanlar içinde biliyorum ki dünyanın gidişatından kaygı duyanlar var. Onlar, yani biz, hemen hemen her gün gezegenimize dair okuduğumuz haberlerle kahroluyoruz. Avustralya’da aylarca süren yangında bir milyardan fazla hayvan ölüyor; yanıbaşımızda Mersin’in göbeğinde bir orman yakılıyor ve oraya lüks konut mu yapılacak limon bahçesi mi bilemiyoruz; her geçen gün bir hayvan türü yok oluyor ya da artık bu dünyada yaşaması imkansızlaşacak ölçüde yaşam alanları tehdit ediliyor; her yaz daha sıcak, her kış daha kurak, yağışlar ya yetersiz ya da muson gibi; yiyeceklerimiz pestisit dolu, denizlerimiz plastik dolu, şehirlerimizde hava kirliliğinden nefes alamıyoruz, yollarda araba kirliliğinden adım atamıyoruz; sebzelerimiz plastik gibi, besleyici değil; çocuklarımız alerjili, astımlı, yahut obez... Aslında her gün biliyoruz adım adım yokoluşa gittiğimizi...

Bunları yüreğinin ta derinlerinde duyan biri olarak, bu haberlerin bizde yarattığı, dünyamızın gidişatına dair hissettiğimiz bu kaygının çoğu zaman bizleri teyakkuza geçirmek yerine atalete sevketmek gibi ters bir işlev gördüğünü düşünüyorum bazen. “Bu kadar devasa bir mevzu karşısında ben ne yapabilirim ki?” diyenler çok oluyor. (Çocuklar elbette farklı, onlar yetişkinlerden çok daha hızlı harekete geçiyorlar, kaygılarının altında ezilip kalmıyorlar.) Evet, hiçbirimiz tek başımıza küresel ısınmayı engelleyemeyiz, sıcaklık artışını durduramayız; evde bir odadan diğerine geçerken ampulleri kapatmakla fosil yakıt kullanımını azaltamayız; Pasifik Okyanusu’ndaki iki Türkiye büyüklüğündeki dev plastik adasını yok edemeyiz; yokolan yüzlerce tür hayvanı geri getiremeyiz, onu yapamayız bunu yapamayız... E peki hiç bir şey yapmadan kaderimize razı mı olacağız? Sorun devasa ve biz küçücüğüz diye sonumuza boyun mu eğeceğiz? Sonumuz kaçınılmaz mı? Biz ölümlülerin elinden bir şey gelmez mi?

Bu köşede bunları anlatmaya çalışacağım, acemi bir çiftçi, elinden geleni yaptığı sürece umutsuz olmayan bir çevreci ve 13 yaşında bir iklim aktivistinin annesi olarak, bilebildiğim kadarıyla. Köşenin adı ‘Sakin Köşe’ çünkü önce biraz sakin olmalıyız diye düşünüyorum. Hani şu meşhur ifadedeki gibi “Sakin ol ve yüreğindeki kaygıyı yere bırak”. Ya da diğer meşhur sözdeki gibi, “Kötümser olmayı daha iyi günlere bırakalım”. 

Evet, önce bir derin nefes alıp elimizde ne var ona bakalım. Ne de olsa daha ölmedik, ve biliyoruz ki doğa öyle muhteşem bir organizma ki, yokoluşlardan muazzam yaradılışlar çıkarıyor. Şairin dediği gibi: “Senin bu ellerinde ne var bilmiyorum ... / Tuttukça güçleniyorum kalabalık oluyorum.” Evet, ne var elimizde somut olarak? Haydi bir bakın ellerinize; evrimin iki şaheseri, iki (yüz) becerikli alet, iki yorulmaz işçi... O ellerle neler neler yapılmaz ki? Sonra etrafınıza bakın: evinizde, balkonda veya bahçede, sitenizde, mahallenizde, şehrinizde sizin bir (aslında iki) el atmanızı bekleyen neler yok ki? Sonra alışkanlıklarımız var değişmeyi bekleyen, sizinle aynı kaygılı yüreğe sahip olan ama umutsuzca köşesine kaçmış onlarca insan var elele tutuşmayı uman, kuşlar var bir yaban yemişinin yolunu gözleyen, ağaçlar var yemişini paylaşmak için sabırsızlanan, minicik otlar var kıymet bilen gözlerin görmesi için cömertçe rengini kokusunu sunan... Bakmayı bildikçe katman katman açılacak yollar, elimizi değdikçe ışıl ışıl olacak tüm o yollar. Sakince, ama bıkmadan, umutsuzluğa kapılmadan, kapılanı elinden tutup kaldırarak yürüyeceğiz o yolları. Artacak sayımız ve doğayı hiçe sayan insan faaliyetlerinin verdiği zararları azaltacağız. 

Not: Yazıyı okuduktan sonra hâlâ kendi gücünüze inanmadıysanız, bir de bu şarkıyı dinleyin (tüyo için Melike Selin Durmaz’a teşekkürlerimle):
Şubadap Çocuk – Gökyüzünü İten Kuş 

 

Bir sonraki ay: Kolektif eylemek, gıda toplulukları, türeticilik...

Bu yazı Kültürhane'nin Mart ayında çıkan Menü/dergisinde yayımlanmıştır. Derginin tamamına burayı tıklayarak ulaşabilirsiniz.