Nilüfer - Can Gatenyo

Yumuktepe'de insan eliyle ekilen ilk buğday örnekleri çıkıyor. İnsanın buğdayla ilişkisinin, başka deyişle “yaban olanı ihtiyacına göre şekillendirme, kültüre alma” yolculuğunun başladığı yerlerden biri Mersin.

Yabani bir ot cinsi olan buğday, ilk kez Urfa Karacadağ eteklerinde 10 bin yıl önce kültüre alınmış. Kastamonu'nun SİYEZi, işte o en eski buğday türlerinden biri. Cılız, verimi az, işlenmesi zor olmasına rağmen kavuzlu yapısı sayesinde günümüze gelebilmiş. Daneyi zırh gibi saran kavuzun içine ne soğuk ne zararlı işleyebilir ve bu özellik hem ekolojik tarım hem sağlıklı gıda anlamında kavuzlu buğdayları öne çıkarır.

Tarih boyunca iktidarların önceliği, gıda güvenliği ve besin zincirinin en altındaki buğdayın üretimini artırmaktır. 2. Dünya Savaşı sonrası Yeşil Devrimle bu konuda büyük kırılma yaşanır. Buğdayda tohum ıslahı verimi çok artırır. Ardından “sertifikalı hibrit tohum, yapay gübre, pestisit olmazsa olmaz” algısı yerleş(tiril)ir. Artık görüyoruz ki bu verim sürekli değil; kimyasallar toprağı zehirliyor; sertifikalı tohum yerel türleri yok ediyor, biyoçeşitlilik azaldıkça doğanın dengesi bozuluyor. Kadim bilgi ve üretim teknikleri de unutulunca, çiftçi çok uluslu şirketlere bağlı kalıyor. Geleneksel tarımdaki gibi, her hasatta gelecek yılın tohumunu ayırmak yerine her yıl kısır tohum almak, zirai mücadele, gübre, teknoloji, yakıt vb. giderler ürün maliyetini artırıyor. Çiftçi sürekli desteğe muhtaç bırakılıyor. Modern tarım yöntemlerinin insanları ve beraberinde tüm dünyayı, geleceğiyle birlikte zehirlediği de artık sır değil. Meğer Yeşil Devrim, yeşil değilmiş; devirdiği şey de sağlığımızla geleceğimizmiş.