“Ne öğretti annen sana görgülerden, odundan ve ottan anlamayı öğretti.” (Antakya’dan bir Arap halk deyişi)

Kültürhane’deki ÇİTTA Ekoloji Sohbetleri’nin konuğu “Bitkileri Öğrenmek” başlıklı etkinliğiyle Esra Güven’di. Kır yaşamı deneyimlerini yaziyaban.com ile okuyucularına aktaran Güven, etkinlikte hem kentte bitkilerle ilişkilenme biçimlerinin nasıl geliştirebileceğini hem de bitkilerin nasıl öğrenilebileceğini anlattı.

2010 yılında kentten kıra taşınan ve Burhaniye ile Tarsus’tan sonra Silifke’nin 900 rakımlı Çukur köyünde yaşamaya başlayan Güven, amacının dinleyicilerini mekân değişikliğine ikna etmek değil kentte ya da kırda bitkilerle doğru ilişkilenme biçiminin nasıl kurulabileceğini anlatmak olduğunu söyledi. 

Neden "Yaban"a taşındı?

Güven “yabanda yaşama”nın kendisi için anlamını şöyle özetledi: 

“Bitkileri öğrenmek benim için çok kolay çünkü ben yabanda yaşıyorum. Yabanda yaşarken bir bitkiyle ilgilenmek, onu merak etmek, peşinden gitmek çok kolay çünkü onlarla çevriliyim. Gündelik uğraşım, masam, sandalyem, tahta kaşığım aynı zamanda da rehberim onlar. Bununla birlikte kendimi tersine bir göç içerisinde bulmamın bir sebebi de yabana duyduğum ilgi ve bitkilerle ilişkilerimi aracısız düzenleme ve kurma isteğiydi. Dolayısıyla yabanda olmak zaten bitkileri görmenin ilk yolu. Taşındığım yer de inanılmaz bir bitki çeşitliliği sunduğu için işim çok kolay.

Yaban benim için aynı zamanda derinlerde kalmış duyguların, sezgilerin kimi becerilerin hatta gücün ve cesaretin de ortaya çıkması için gerekli bir kuralsızlık mekânı. Bununla birlikte bir mesaiye tabi olmadan hayatımı devam ettirebiliyorum şimdilik bu da bitkilerin peşine düşmek için bana gerekli zamanı veriyor.”

"Şehir, bitkilerle ilişki kurmamızı engelleyecek biçimde tasarlanmış"

Türkiye’de 1960’ta yüzde 32 olan kent nüfusu oranının 2016’da yüzde 74’e yükseldiğini belirten Güven, “Hem kır çok acı verici bir yapılaşma tehdidi altında hem de nüfusu dramatik bir şekilde azalıyor. Aynı yapılaşma tehdidi kentin içerisinde kalan doğal alanlar için de geçerli. Kent, kaynakların üçte ikisini tüketen bir yapı olmakla kalmayıp aynı zamanda çevresindeki verimli havzaları da yok ederek büyüyor. Bununla kendi kendine yeterli şehirler tasarlayarak baş edilebileceğini düşünen kişiler var ama şu an bu noktadan çok uzağız” dedi.

Kır-kent dengesinin değiştiği son 60-80 yılda yediğimiz meyve çekirdeklerini toprakla buluştursaydık dahi konuştuğumuz zararın büyük bir bölümünü telafi etmiş olabileceğimizi söyleyen Güven böyle bir manzara varken şehirde yaşayan insanların bitkilerle kurduğu ilişkinin nasıl olduğu ve bu ilişkinin nasıl geliştirilebileceğine değindi. Kentte bitkilerle karşılaştığımız alanları gıda, peyzaj, sağlık, meslek ve hobi başlıklarıyla sadeleştiren Güven, şehirde mekânın düzenlenişinin bitkilerle ilişki kurmamızı engellediğini ya da bu ilişkiyi güdükleştirdiğini vurguladı. 

Kentli insan saksıya hapsedilen bitki gibi

“Şehirdeyken bitkilerle en olmayacak biçimde ilişkisizlik içerisindeyiz” diyen Güven, kentli insanın bu halini saksıdaki bitkilere benzeterek “Bağlantı kurmamız engelleniyor ya da her seferinde kesintiye uğruyor. Çünkü ne zaman dallarımızı bir yöne doğru uzatmaya çalışsak bir seramik, beton ya da plastik yüzeye çarpmak zorunda kalıyoruz” ifadelerini kullandı.

Güven, kentte “bağlantı yollarını tıkayan” en önemli yüzeyin her gün gitmek zorunda olunan işler olduğunu söyleyerek Italo Calvino’nun Kentte Mevsimler kitabında yer alan Mantarlar Kentte adlı öyküden alıntı yaptı. Gözleri kent yaşantısına alışmayan Marcovaldo’nun işe giderken tramvay durağının hemen arkasında bir dizi ağacın kökünde biten mantarları gördüğü anı aktaran Calvino bu karşılaşmayı şöyle anlatıyor:  “Çevresini saran karanlık, kalleş dünya birden gizli zenginliklerini sunuyormuş; yaşamdan hâlâ toplusözleşmenin saat ücreti, ek ücret, pahalılık yardımı dışında bir şey beklenebilirmiş gibi geldi Marcovaldo’ya.”

Kendisinin de kentliyken bu durumda olduğunu belirten Güven, “Şehirde yaşayan bir insan bitkilerle nasıl bağlantı kurabilir” sorusuna yanıt verirken “Bu ilgi bazı eşikleri aşmak zorunda. Benim için eşik bitkilerin kendileri arasında ve bizimle, dünyanın geri kalanıyla kurdukları döngüleri görmek” ifadelerini kullandı ve “Benim için bitkileri öğrenmek sadece bir heves veya ilgi değil üstlenicilerini arayan bir sorumluluk” dedi.

Bitkileri nasıl tanır, nasıl öğreniriz?

Güven, “Sorumluluğu üstlenmeye karar verdiysek ilk durağın kitabi bilgiler” olduğunu söyledi ve “Bitkilerin nasıl öğrenilebileceğini” anlatmaya başladı. Güven’e göre bu aşamaya geçince yapılması gereken ilk şey bitkilerin yerel isimlerinin ötesinde bilimsel isimlerinin bilinmesi. Söyleşinin 2. bölümünde “Kusurlu bir reçete” başlığıyla bitkileri öğrenme sürecinin aşamalarını anlatan Güven buradaki meramını, “Görmek, Benzetmek, İncelemek ve Gözlemlemek ve Araştırmak” başlıklarıyla aktardı.

Karşılaşılan bitkiyi tarif etmek için bitkinin hayat formu, kökü, gövdesi, yaprakları, çiçeği ve çiçek durumu, meyvesi ve tüy durumuna dikkat edilmesi gerektiğini söyleyen Güven, fotoğrafı çekilen bir bitkinin ne olduğunu anlayabilmek için ilgili görseli arama motorunun “görsel arama” kısmına yüklenmesi gerektiğini, arama terimi olarak da turkiyebitkileri.com yazılırsa Türkiye’deki 12 bin bitkiden 6 binini arşivinde bulunduran bu site aracılığıyla doğru sonuca ulaşılabileceğini belirtti.


Yaban bitkileri bize iklim krizinde de yardımcı olabilir

Esra Güven konuşması sırasında iklim krizine de değindi ve şu vurguyu yaptı: “Çevremizde yetişen, doğal yayılışı olan her bitki geçmişte mutlaka bir kriz atlatmıştır ki şu anda kendilerini görebiliyoruz. Bu şu anlama gelir, iklim krizinde de bize yardımcı olacak bitkiler yaban bitkileri, belki hayatta kalma şansları çok daha yüksek olacak. Çünkü insan eliyle olmasa da krizler atlattılar ve bununla ilgili savunma sistemleri geliştirdiler. Mesela ben de Akdeniz’de yaşıyorum, bahçem hepimizi eriten sarı sıcaklara yaz boyunca maruz kalıyor ama bir yaban bitkisini sulamıyorum. Bu mucizevi bir şey ama zaten ihtiyaç duymuyorlar, zaten o coğrafyada yetişiyorlar, doğal yayılışları var ve bir şekilde Akdeniz’in kurağıyla baş etmeyi öğrenmişler.”