“Kadın hakları insan haklarıdır”

“İstanbul sözleşmesi yaşatır”

“Yaşamak için isyandayız”

“…yaşamak istiyoruz!”

Burçak Görel

Kadın mücadelesi hakkında düşünmeye başladığımda kafamın arkasında yükselen sloganlar bunlar. Sahi “yaşamak” talep edilmesi gereken bir şey mi? Yoksa “hak” denilen kelimenin önüne kadın koyduğumuzda kadının insanlığı ispat mı gerektirir gerçekten? Biz tüm bunları ne zaman düşünmeye başlarız peki? Yıllar süren mücadeleler sonucu elde edilmiş kazanımlar elimizden gideyazdığında mı? Yoksa bir kişi daha eksildiğimizde mi? Son yıllarda maalesef bu ikisini de çok fazla beklememize gerek olmuyor. Evet konuyu “uygulansın!” derken geldiğimiz noktada “bırakın kalsın!” dediğimiz İstanbul Sözleşmesi’ne sonrasında da içimizden yükselen “İstanbul Sözleşmesi bunun için var! Kadınlar işte bunun için mücadele ediyor!” çığlıkları eşliğinde yüreğimizin ve kara tarihimizin ortasına oturan Pınar Gültekin’e getiriyorum. Kimileri gelsin istemiyor ama artık elde değil…

İstanbul Sözleşmesi. Türkiye’nin ev sahipliğini yaptığı, ilk imzacısı olduğu, yıllardır uygulamadığı, şimdi ise çekilmek istediği sözleşme. Nedir İstanbul Sözleşmesi? Ne diyor bu sözleşme devletlere? İlk olarak sözleşme kadına karşı şiddeti ilk kez (!) açıkça insan hakkı ihlali ve ayrımcılık olarak tanımlıyor. Kız çocuklarını zorla evlendiremezsin, şiddeti, tacizi, tecavüzü aklayamazsın bununla mücadele etmelisin diyor. En önemlisi İstanbul Sözleşmesi şiddetle mücadelede devletleri sorumlu kılıyor. Şiddeti gerçekleştiren kim olursa olsun şiddetin önlenmesi, soruşturulması, cezalandırılması, zararın tazmin edilmesi yükümlülüğünü devlete teslim ediyor. Bu yükümlülüklerin yerine getirilmemesi halinde şiddetin sorumlusu İstanbul Sözleşmesi çerçevesinde devlettir diyor. Kimseyi cinsiyet, toplumsal cinsiyet, cinsel yönelim, cinsel kimlik, ırk, renk, dil, din gibi sebeplerle ayıramazsın sözleşmeyi bu kesimlere uygulamayı güvence altına alacaksın diyor. Peki bunu yalnızca İstanbul Sözleşmesi mi diyor? Yoo hayır! Bu sözlerin asıl sahibi çok daha tanıdık. T.C. Anayasası’nın 10. maddesi aynen şöyle diyor: “Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayrım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir. Kadınlar ve erkekler eşit haklara sahiptir. Devlet, bu eşitliğin yaşama geçmesini sağlamakla yükümlüdür. Bu maksatla alınacak tedbirler eşitlik ilkesine aykırı olarak yorumlanamaz.”

İstanbul Sözleşmesi ve kadın düşmanlığı gözleri Anayasayı bile görmeyecek kadar kör etmişe benziyor. “Ailemiz ve fıtratımız elden gidiyor!” kaygısı üzerine inşa edilen kutsal aile masalı ve bu masalın devamı için atılan akıl dışı adımlar gerçekten dişle tırnakla elde edilen kazanımları, hayatları ve kadınları gözden çıkartmaya değiyor mu? Sahi insanın sorası geliyor: İstanbul Sözleşmesi’ni neden sevemediniz? Bu sözleşmeyi sevemeyenler şiddetle mücadele etmek mi istemiyor, yoksa bundan sorumlu olmak mı?

Bu soruların cevapları bu yazıda değil. Sokaklarda, meydanlarda, gazetelerde, sosyal medyada, adliyelerde, akademide, hayatın her alanında yaşamlarını savunan, kazanımlarına sahip çıkan kadınların sesinde, çığlığında. Onları görün, bu çığlığa kulak verin, ses verin, omuz verin. Yaşamları çalınan, sistematik bir şekilde katledilen kadınlar için; bugün Pınar Gültekin için…

Dipnot* “Nedir bu İstanbul Sözleşmesi” sorusunun cevabını bir bilenden dinlemek isteyenler Ceren Akçabay ile gerçekleştirdiğimiz Mor Sohbetler’i izleyebilir:

 

-Soruyu kendisi cevaplamak isteyenler için İstanbul Sözleşmesinin tam metni: http://kadincinayetlerinidurduracagiz.net/uploads/file/istanbul_sozlesmesi.pdf