Burçak Görel

“Dört Duvar Kadına Ne Yapar?” En sade haliyle bile insanı derin düşüncelere sürükleyen bir soru. Dört duvarın, insanı hapseden, içinden çıkılamayacak hali ise beraberinde birçok soruyu getiren derin bir kuyu. Dört duvar kadınlar için çoğu zaman şiddeti örten suç mahali olabiliyorken, etrafı demir parmaklıklarla çevrildiğinde çok daha yakıcı deneyimlere sebep olabiliyor.

Ben “Dört Duvar Kadına Ne Yapar?” sorusuyla kitabın “Kültürhane’ye sevgilerle…” imzalanmış bir nüshası ile tanıştım. Sonrasında ise kadınların mahpusluk hikayelerine ışık tutan bir yolculuğun içinde buldum kendimi. Mor Sohbetler’in yeni bölümünde kitabın yazarları, Galatasaray Üniversitesi Sosyoloji Bölümü öğretim üyelerinden İpek Merçil ve Seçil Doğuç ile bu kitabı ortaya çıkaran çalışmayı, kadınların mahpusluk deneyiminde toplumsal cinsiyet kalıplarının oynadığı belirleyici rolü ve iki kadın araştırmacı olarak bu sürecin onlar üzerinde yarattığı etkileri konuştuk.

“Türkiye’de kadın mahpuslar üzerine yapılmış saha çalışması neredeyse yok”

“Dört Duvar Kadına Ne Yapar” yıllar süren, hatta 2011 yılında Koç Üniversitesi Kadın Araştırmaları Merkezi tarafından araştırma ödülüne layık görülmüş bir çalışmanın ürünü. Çalışmanız kadınların söz konusu olduğu birçok konuda olan veri ve bilgi eksikliğine ışık tutar nitelikte. Sizi kadın mahpuslar üzerine çalışmaya iten neydi? Bu çalışmayı geldiğimiz noktada bir kitaba evrilten süreç nasıl gelişti?

Seçil: Kadınlar ve cezaevi üzerine araştırma yapmak, bizim açımızdan bir ortaklaşmanın sonucunda gelişti. Özellikle İpek’in kadın araştırmaları üzerine yaptığı birçok çalışma var ve hepsini feminist bir perspektiften gerçekleştirdi. Ben bu çalışmaya başladığımızda yine cezaevleri üzerine yaptığım doktora çalışmasının sahasını yeni bitirmiştim. Benim açımdan cezaevine dair yeni bir çalışma olması, İpek içinse cezaevi ve kadınlarla ilgili bir çalışma olması bizi şahsi olarak bu konuya çeken sebepler oldu. Bunun ötesinde alana dair bilgimizin azlığı ise bizim açımızdan asıl itici unsuru oluşturdu. Hapishaneler üzerine teorik anlamda anı, politik değerlendirme, tanıklık vs gibi pek çok çalışma var ama hapishanenin içinde saha çalışmasına dayanan bir çalışma ülkemizde yok denecek kadar az. Hele ki kadınlar üzerine neredeyse hiç yok. Biz kitapta da görüldüğü üzere aslında kadını hapishaneye getiren süreçten onu orada yaşadığı deneyime; oradan sonrasına dair düşüncelerine, umutlarına, beklentilerine dair birçok konuya yer vermek, bu çalışmada olabildiğince kapsayıcı olmak istedik. Bu kendince dezavantajları ve avantajları olan bir şey. Açıkçası kadın hapishanelerine dair bilgi yokluğu böyle bir çalışmayı gerekli kılmıştı. Hapishanede bir çalışma yapabilmek için öncelikle izin almak gerekiyor. Bir izin sürecinden geçtik. Ardından 15 ay süren saha araştırmasına başladık. İki kişilik bir ekiple gerçekleştirmedik saha araştırmamızı. Araştırma ekibimizde aynı üniversiteden meslektaşımız Eylem Aksoy, Gözde Aytemur, Ayça Yılmaz ve Gülsunay Uysal da bu süreçte bize yardımcı oldular, bizimle bu 15 aylık süreçte hapishaneye gidip geldiler. Çalışmamızda 40 mahpusla mülakat yaptık. Her birinin hayat hikayesini, hapishanedeki deneyimlerini bize içlerinden geldiği gibi anlatmalarını rica ettik. Aynı zamanda infaz koruma memurlarıyla da 30’u aşkın mülakat gerçekleştirdik. Onların da mesleki deneyimleri, mahpuslarla ilişkiler vs. üzerine konuşma fırsatımız oldu. Bunun dışında da 120 anket gerçekleştirdik. Tüm bunları yaptıktan sonra veri değerlendirmesi ve yorumlaması süreci oldu. Bu süreçte bize Koç Üniversitesi’nin bir katkısı oldu. Aynı zamanda Galatasaray Üniversitesi’nin de bilimsel araştırma projesinin desteğini aldık. Tüm bu süreç sonunda gerekli çalışmaları tamamladıktan sonra çalışmamızı kamuoyunun ilgisine sunduk. 

İpek: Kitabın biraz uzun sürede çıkmasının sebebi de sahada biraz iddialı davranmamızdan kaynaklanıyor aslında. Her konuya girmişiz. Hal böyle olunca her konuya dair uzun okumalar yapmamız, ayrı değerlendirmelerde bulunmamız gerekti. İlkay Savcı’nın 1975 yılında yazdığı kitaptan sonra kadın cezaevleri üzerine yazılmış bir kitap yok. Anı kitapları hariç. Tabii onlardan da yararlandık; Deniz Seki’nin Tuğba Özay’ın yazdığı anı kitaplarını da dikkate aldık. Bu kitap adli mahpuslar üzerine. Siyasi mahpuslar üzerine yazılmış çok daha fazla çalışma var. 12 Mart döneminden itibaren siyasi mahpuslar kendi anı ve siyasi değerlendirmelerini yazıyorlar, kadınlar ve erkekler. Dolayısıyla biz çalışmamızda kaynak noktasında büyük sıkıntı çektik. Yapmaya çalıştığımız bir başka şey de şuydu; bu kitapta her makaleye dair aslında konu ile ilgili Fransızca ve İngilizce kaynaklara yer verdik. Yani bir kişi araştırma yapacaksa bizim kaynakçamızdan da faydalanarak daha fazla ilerleyebilir diye düşünüyorum. 

“Cezaevleri doğuşundan itibaren genç sağlıklı erkekler düşünülerek dizayn edilmiş mekanlar”

Çalışmanız “Kadın mahpusları cezaevine taşıyan sebepler ile mahpusların cezaevi deneyimleri ve oluşturdukları cezaevi kültüründe toplumsal cinsiyetin belirleyici rol oynadığı” hipotezi üzerine kurulu. Bu noktada Türkiye’de kadınların hayatını yöneten ataerkil, kapitalist patriyarkal düzenin kadınların mahpusluğuna en önemli sebep olduğunu iddia ediyorsunuz. Sizi bu iddiayı ortaya koymaya iten, iddianın doğruluğunu en net görebildiğimiz durumlar nelerdir? 

İpek: Cezaevi nüfusu içinde kadınların yeri genelde dünya ortalamasında yüzde 3-4 gibi bir yere tekabül ediyor. Bu küçük bir oran. Bu oran aynı zamanda bu alanda kadınlara yönelik çalışma olmamasının sebeplerinden biri. Kadınların aslında cezaevinin içerisinde görünmez olduklarını söyleyebiliriz. “Mahkumlar” dendiğinde, herkesin aklına erkekler geliyor. Cezaevleri doğuşundan itibaren genç sağlıklı erkekler düşünülerek dizayn edilmiş mekanlar. Burada kadın, LGBTİ, engelli veya yaşlı -ki CİSST’in bu konuda çok önemli çalışmaları var- mahpusun yaşadığı belli sorunlar var. Biz kadın özeline yöneldik. Kadınlarda aslında şunu gördük. Kadınlar için suçla ilişkilenme belli bir yaşam biçiminin ya da hayatın karşılarına çıkarttığı sorunlarla baş edememenin sonuçları olarak ortaya çıkıyor. Bu baş edememe durumunda kadınların belli eğitim ve iş olanaklarına ulaşmasına engel olan, belli “ahlaki” ve geleneksel değerlerle onları kapatan, en önemlisi eğitim almalarına engel olan, çok genç yaşta evlenmek veya satılmak zorunda bırakan ataerkil düzen rol oynuyor ve bu, kadınları suça itiyor. Sık gördüğümüz hikayelerden birisi; çok küçük yaşta -12-13-14 yaşlarında- zorla kendinden büyük biriyle evlendirilmiş, çocukluğunda ailesinden şiddet görmüş ve bu şiddet evlilik hayatı boyunca sürmüş, bir noktada dayanamayarak evinden kaçmış. Eğitim sisteminin dışına atıldığı ve mesleki becerisi olmadığından, erken yaşta evlenerek evin içine kapatıldığı için hayatla ilgili bir deneyimi olmayan bu kadınların zamanla suçla ilişkili kişilerle tanıştıklarını gördük. Kendilerini edilgen figürler olarak göstermek istemiyoruz. Kendilerinin de hayatlarını sürdürmek için suçla ilişkilendiklerini gördüğümüz oldu. Kadınların kırda yaşarken biraz daha geleneksel mekanizmaların onları kontrol ettiğini ve kente geldiklerinde ise tamamen donanımsız ve yalnız kaldıklarını gördük. Bizim için ilginç olan tesadüflerle donatılmış bir yaşam. Kaçıp kente gelen bir kadının bundan sonraki yaşantısı tamamen kiminle tanışacağına ve kendi düzenini ne şekilde kuracağına bağlı. Bizim için çok şaşırtıcıydı bu çünkü biz ajandamıza yazarız, yarınımızı biliriz. Şöyle bir hikaye duymak mümkündü: “Bir tekstil atölyesinde çalışıyordum. Tacize uğradım, arkadaşım da tacize uğradı. Arkadaşımın Sinop’ta bir ağabeyi vardı. Hadi gel gidelim orada yaşayalım dedi. Otobüse bindik, gittik. Ağabeyinin evinde yaşarken suçla ilişkili kişilerle tanıştık/satıldım.” Tesadüfler üzerine kurulu -çünkü başka türlüsünü kurmaya yeterli donanımları yok- bir hayat. Burada istenmeyen gebeliklerin ileriki aylarda sonlandırılmasıyla gelen suçla ilişkilenme de var. Dolayısıyla şunu söyleyebiliriz, gerçekten kadınların cezaevine gelişini aslında çok küçük yaşta aileleriyle sürdürdükleri yaşam bile belirleyebiliyor. Ailede ve evlilikte görülen şiddete ek olarak çalışılan yerde tacize uğramak ve/veya şiddet görmek de kadınları cezaevine götüren yolun taşlarını döşüyor.

“Kadınlar mekanı eve dönüştürerek, ev gibi yaparak cezaevleri ile baş etmeye çalışıyorlar”

Çalışmanızda hapsedilmenin mekanı ve araçlarıyla baş edebilmek noktasında da birçok aktarıma yer veriliyor. Kadınlar cezaevleri ile nasıl baş ediyor? Cezaevleri kadınlara zorluk ve imkansızlıklarla baş edebilme konusunda nasıl bir zemin sunuyor?

Seçil: Cezaevi, kişinin dışlanmasını ve kapatılmasını sembolize eden, onu sağlayan bir mekan. Sadece dışarıdan ayrı tutulduğu mekan değil, hapishanenin içi de kişilerin her türlü hareketinin denetlendiği ve sınırlandığı -insan hapishanedeyken tüm hapishanede dolaşmıyor öyle, kendi koğuşu neresiyse orayla sınırlı- ve içinde bulunduğu yeri sahiplenmesine imkan veren bir düzenlemeye sahip olmayan bir mekan. Kişiliğimizi mekana yansıtma ihtiyacı çok evrensel bir olgu. Hapishane aslında bunlara izin vermeyen bir yer. Mahremiyete de izin vermeyen, diğer mahkumlarla da sürekli beraber olmayı gerektiren bir alan. Kadınlar bu mekanla nasıl baş ediyor? Kadın mahpusların en dikkat çekici baş etme ve mekanı dönüştürme pratiği, odaları kendileri için bir tür ev içine dönüştürmeleri. Hapishane idaresi bize birkaç odayı gezdirdiğinde gördük ki plastik sandalyenin üzerine örtülen örtü onu fiskos masası yapıyor. Süsler, örgüler, danteller… Yani sıcak bir ev haline getirme çabası, ne kadar olmasa da bu çaba hep devam ediyor. Aramalarda bozulsa da kadınlar onu yine yapıyor. Daimi olarak mekanı kendinin kılma mücadelesi var. Kadınlar mekanı eve dönüştürerek, ev gibi yaparak cezaevleri ile baş etmeye çalışıyor.

İpek: Cezaevine girdiğiniz anda bütün kişisel eşyalarınızı (sizi siz yapan) teslim ediyorsunuz. Bu bir kadın için kolye, küpe veya göz kalemi olabilir. İlk görüşmelerimizden birinde müebbet olarak hükmü kesinleşmiş bir mahpusun görüşmeye saçlarına badem yağı ile bakım yaptığı için geç kaldığını söyleyince biz şaşkınlıkla birbirimize bakmıştık. “Öyle bir durumda olsaydık saçlarımıza bakım yapmayı mı düşünürdük” diye.  Sonra zamanla gördüğümüz kadının her yerde kadın olduğuydu. Olmayan şartlarda, zorluklar içinde kendilerini kadın tutabilmek, eski kimlikleriyle hâlâ bir bağ olduğunu ve bazen görüş günlerinde yakınlarına dik durduklarını göstermek, bazen de sadece kendilerini iyi hissetmek için hafif makyaj yaptıklarını ve belli ürünlere ulaşmak için çaba sarf ettiklerini gördük. Bazı ürünler kantinde satılıyor. Çaresizlikten doğan yaratıcılık diye özetlediği bir şey vardı mahpusun birinin bize. Cezaevinde oje yasak, bunun gerekçesi olarak tartışmalarda göze girebilmesi gibi şeyler gösteriliyor. Kadın mahpuslar bu oje meselesinin çözümünü doktora tırnak yenmesin diye acı cila yazdırmakta bulmuşlar. Sonra onun içini kırmızı kalemin mürekkebini karıştırarak oje haline getiriyorlar. Ekmek içinden yapılan maskeler… İmkanı olmayan mahpusların da çeşitli şekillerde kadın kimliğine tutunduklarını ve bu kimliğini orada yaşayabilmek için çabaladıklarını gördük. Bu konudaki önemli taleplerden biri de parfüm talebiydi. Cezaevinin bir kokusu var. Yemek kokusu dahil pek çok kokunun birbirine karıştığı bir koku ve bu koku insanın bedenine, saçına yapışıyor. Bu sebeple çok anlaşılabilir bir talep bu. Kokuyla baş etmeye çabalamanın bir yöntemi parfüm ihtiyacı. Sesler ve kokular, cezaevinde insanın kulağına, bedenine ve saçına işleyen türden. Cezaevinden çıktığınız zaman da sizinle beraber bir miktar dışarıya götüren kokular, sesler… Burada şöyle bir örnek vermek istiyorum: Biz pazartesileri giderdik cezaevine. Dönüş yolundaki sessizliğimiz kadınların oradaki deneyimlerine, onların aktardığı hikayelerine, bütün bu kokulara ve seslere verdiğimiz sessiz bir tepkidir aslında. Haftamız şu şekilde geçiyordu, pazartesileri gidiyorduk. Salı ve çarşamba orada duyduğumuz hikayeleri düşünerek geçiyordu. Belki perşembe ve cuma biraz rahatladıktan sonra hafta sonu da gelecek pazartesi yapılacak görüşmeler için hazırlık yaparak ve önceki görüşmeleri çözerek geçiyordu. Mekanı dönüştürürken kişinin kadın kalmaya çalışması da süsle, kozmetik ürünlere ulaşmaya çalışmakla anlatılabilir.

“Kadın mahpusları düşündüğümüzde bırakın çıplak aramayı, başındaki örtünün açılması bile onlar için kendi mahremiyetlerine yönelik saldırının parçası”

Son günlerde yeniden gündeme gelen ve sıkça tartışılan bir uygulama; çıplak arama. Beden bütünlüğüne dair psikolojik ve fiziksel bir saldırı sayılabilecek bu işlem gözaltı ve tutukluluk süreçlerinde nasıl uygulanıyor ve kadın mahpuslar üzerinde nasıl izler bırakıyor?

Seçil: Hapishane kurumuna girip odaya geçene kadar geçen evre, evrensel olarak insanın benliğini yaralayıcı birtakım prosedürler ve ritüellerle dolu bir süreç. Çünkü kapıdan girdiğinizde siz artık dışarıdaki rolleri, statüleri ve bazı pozitif özellikleri bırakarak haklarından mahrum kalmış bir mahpus statüsüne geçiyorsunuz. Türkiye’de de mevzuat- Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun ve Tüzük- “gerekli görülen hallerde” yani makul şüphenin vb. olduğu veya kurum müdürünün lüzum gördüğü durumlarda mahpusun çıplak aramaya tabi tutulabileceğini belirtiyor. Elbette bu insanlık onuruna aykırı olmayacak bir biçimde, kimsenin göremeyeceği ve kısa tutularak gerçekleştirilmelidir deniyor. Mevzuatta çıplak aramanın koşulları ve insanlık onuruna saygılı olması gerektiği belirtiliyor. Hapishaneye adım atmak insan onurunun aşağılandığı bir nokta. Özellikle kadın mahpusları düşündüğümüzde bırakın çıplak aramayı, başındaki örtünün açılması bile onlar için kendi mahremiyetlerine yönelik saldırının parçası. Uluslararası standartlar bunun bir istisna olması gerektiğini ve insan onuruna yaraşır bir biçimde yapılması gerektiğini ifade etmekle beraber bunun tahrip edici deneyim olması nedeniyle oldukça zor olduğunu da ekliyor. Hapishaneler güvenlikçi kurumlar ve ‘her şeyden önce güvenlik’ ilkesi üzerinden işliyor. Bir şekilde oda aramaları, üst aramaları ve bunun bir üst aşaması olan çıplak aramalar gerçekleştiriliyor. 

Kitaptaki aktarımlardan birinde bir kadın kanaması varken çıplak arama esnasında kendisine vajinal arama uygulandığını ve kanlar içinde kaldığını anlatıyor. Bu gibi durumlar için mevzuatta kadınlara özgü ayrı bir prosedür var mı? 

İpek: Mevzuatta kadınlarla ilgili sadece hamile veya yeni doğurmuş kadınların cezalarının ertelenmesiyle ilgili bir hüküm var. Bir de yeni doğurmuş kadınlara iaşe verilmesiyle ilgili bir hüküm var. Cezaevinin giriş anı size kesinlikle artık başka bir dünyaya ait olduğunuzu, dışarıyla bütün ilişkinizin kesildiğini hissettiren ritüellerin olduğu bir yer. Mevzuatta “Mahkumu teslim alır” diyor. Aslında bu teslim alma, bedeninizle beraber ruhunuzun da teslim alınacağının işaretlerini taşıyor.

“Türk cezaevlerinde anneleriyle beraber kalan çocuk mahpuslar için çocuğun üstün yararı gözetilerek düzenlenmiş birimler yok”

Görüştüğünüz mahpusların yüzde 71’inin anne olduğunu belirtmişsiniz. Cezaevi pratiği toplumun kadınlarla özdeşleştirdiği kutsal annelik rolü üzerinde nasıl etkiler yaratıyor? Türk cezaevlerinde annelik icrasını zorlaştıran unsurlara karşı kadınların sorumluluklarını hafifletecek uygulamalar bulunuyor mu?

İpek: Literatürde veya gündelik hayatta da hep cezaevinde annesi bulunan çocukların yaşadığı sıkıntıları ve çocukların üzerine bindirilen yükleri konuşuyoruz. Ama annelik açısından fazla bakılmıyor. Sıklıkla kadın cezaevleri gündeme cezaevlerinde anneleriyle beraber kalan çocuklarla gelir. “Uçurtmayı Vurmasınlar” filmi, Rahşan Affı, bunlar hep çocuklar nedeniyle gündeme gelmişti. Cezaevinde elbette kadınların pek çoğunun birden fazla çocuğu var. Anne cezaevine girdiği zaman yanında 6 yaşına kadar olan çocuğunu getirebilir. Bu kadın ve erkek cezaevleri arasındaki en önemli farktır. Erkek mahpusların böyle bir hakkı yoktur. Cezaevleri koridorlarında bizim araştırma yaptığımız sırada Bakırköy Cezaevi’nde 50 kadar çocuk vardı. Çocukların sesleri, bahçede bulunan kreşe giderken koşmaları, eğlenmeleri cezaevi ortamını yumuşatan şeylerden bir tanesi. Bu arada görevlilerin de çocuklarla ilgilendiklerini, oynadıklarını gözlemledik. Çocuklar cezaevi müdürüne “Müdür Baba” diye hitap ediyorlardı. Az erkek figürle karşılaşıyorlar gündelik hayatta. Yanında çocuğu olan bir kadının yaşadığı pek çok sıkıntı var. Çünkü cezaevinin bir ritmi var. Çocuğuyla beraber cezaevinde bulunan anne mahpusun birkaç ritme birden uyması gerekiyor. Birlikte kaldığı kadınların ritmine ki genelde geç saatlere kadar TV seyredilip geç kalkılıyor. Kendi çocuğunun ritmine ki çocuk ağlar, acıkır, erken yatar erken kalkar. Son olarak da cezaevinin aramalarla ve sayımlarla örülü ritmine. Bütün bunları bir arada yaşaması gerekiyor. Cezaevleri insanı sorumsuzlaştırır demiştim çünkü cezaevinde hiçbir şey yapmadan oturabilirsiniz. Yemeğiniz önüne gelir ve bütün gün televizyon seyrederek vakit geçirebilirsiniz. Biraz imkanınız varsa kendi işlerinizi de başkasına yaptırarak elinizi bile kaldırmadan zaman geçirebilirsiniz. Bu da bir sorumsuzluktur fakat anne olan mahpusun çocuğunun sorumluluğunu kendinden önce üstlenmesi gerekiyor. Onu düzgün saatlerde uyutması ve beslenmesi gibi konularla ilgilenmesi gerekiyor. Burada mama dağıtımı, bez dağıtımı gibi konularda pek çok sıkıntı var. 6 yaş ileri bir yaş, pek çok Avrupa ülkesinde bu 18 ay- 2 yaştır. Bunun olumlu ve olumsuz yönleri var, çocuğu anneden ayırmamak mahpusun geleceğe dair umutlarını taze tutmasını sağlıyor. Gündelik hayatını çocuğuyla sürdürmesi de olumlu taraflarından ancak Türk cezaevlerinde anneleriyle beraber kalan çocuk mahpuslar için çocuğun üstün yararı gözetilerek düzenlenmiş birimler yok. Cezaevleri sigara içilen mekanlar, bazen sert tartışma ve kavgaların, şiddetin olabileceği yerler. Bebek yatağı, mama ısıtıcısı yoktu biz oradayken. Kadınlar kettle’ın içerisine kestikleri pet şişe koyarak mama ısıtıyorlardı. Ranzanın üst katında ayaklanmış çocuğun annesiyle beraber kaldığını gördük. Rutubet, darlık, kapasite fazlalığı oksijen azlığını da beraberinde getiriyor. Bunların hepsi cezaevinde bir annenin çocuk bakmasının zorlukları.

“Kimse dokunulmadan çıkmıyor cezaevinden”

Bu çalışma cezaevi gibi zor bir sahada, çoğu zaman mahpuslarla kadın olmanın ortak paydasında buluştuğunuz uzun bir sürecin ürünü. Bu bir saha çalışması olmasının ötesinde sizler için de bir deneyim. Bu deneyimde en etkilendiğiniz şey ne oldu? Bu çalışma iki kadın araştırmacı olarak sizlerde bir dönüşüm yarattı mı? Neler hissettiniz, bu denli zor süreçten nasıl çıktınız?

İpek: Seçil, aramızda cezaevinde araştırma yapan tek kişi. Cezaevinin nerede olduğunu bile bilmezdim. Çok çekinerek gittim, nasıl davranacağımı, nasıl hitap etmem gerektiğini bilemedim. Sonra söylediğiniz gibi kadın olmak paydasında dertleşen iki kadın gibi yürüttük bu araştırmaları. Kimsenin suçunu sormadık, kendileri anlattılar. Kitabın başına koyduğumuz Caroline Tourat’ın dediği gibi kimse dokunulmadan çıkmıyor cezaevinden. 15 aylık süreç içinde kendi hayatımla ilgili çok büyük sorgulamalar geçirdim. Küçük konforlarıma ne kadar bağlı olduğum, o sabah kahvesini içmeden olmaması gibi.  Yine kendi hayatımda küçüklüğümden itibaren içinde bulunduğum aile ve eğitim aldığım kurumlarla ne kadar şanslı olduğumu gördüm. Bu süreçte çok kilo aldım. Cezaevine gidip gelirken hiç makyaj yapmadım. Artık hayatla daha kolay baş edebiliyorum. Öğrencilerin hikayelerini dinlerken daha farklı bir kulakla dinliyorum. Sıkıntıları daha iyi algılayabiliyorum. Bu açılardan bende çok önemli değişimlere sebep oldu. Cezaevinde bir günde 10 buçuktan saat 4’e kadar falan vakit geçiriyorduk. Çıktığımızda ilk yaptığımız şey kim aradı bizi diye cep telefonlarımıza koşmak oluyordu. Kadınların orada kadın olmak için verdikleri mücadele ve çocuklarıyla ilişkilerini sürdürmek için verdikleri mücadeleden ben kendi adıma çok etkilendim. Daha aktif olarak toplum içerisinde kadınların okuması, erken yaşta evlenmelerinin önüne geçilmesi gibi o zamana kadar daha çok teorik olarak düşündüğüm konuların canlı örnekleriyle karşılaştım. 

“Oysa onlar da cezalandırılmamış birçok suçun mağduru”

Seçil: Bakırköy Kadın Cezaevi’nde yaptığımız saha benim ikinci cezaevi sahamdı. İlk cezaevi sahamda sabahın 6 buçuğunda evden çıkıp akşam 9 gibi eve dönüyordum. O dönemde ben bayağı antidepresan kullanmaya başlamıştım. Çok acı hikayeler dinliyorsunuz. Hapishane araştırmalarında insanı en çok zorlayan şey o. Dinlediğiniz insanlar çok ağır suçlar işlediği için orada bulunuyor olabiliyorlar. Bunu da bazen inkar etmiyorlar ama bütün hayat hikayesini dinlediğinizde o da bir insan. Belki Türk Ceza Kanunu’nda adı geçmiyor ama o insana karşı da pek çok suç işlenmiş etik açıdan baktığınızda. İki şeyi hayatımda çok fark ediyorum. Suç işlemek, aslında kendinin de birçok şiddete, yoksunluğa ve haksızlığa maruz kalmasıyla ilişkili bir şey. Cinayet işledi diye konuşmaya başladığınız insan size hayatını anlatmaya başladığında yaşadığı yoksunlukların, maruz kaldığı şiddetin haddi hesabı yok. Orada kimse ona destek çıkmamış, bütün bunları yaşarken o yalnız. Devleti ve toplumu karşısında bulduğu nokta aslında artık onun da bir suçluya dönüştüğü yer ama onun öncesinde yok. Aile olarak yok, okul olarak yok, duygusal destek olarak yok. Onu içerici, onu bu dünyanın bir parçası hissettirecek ya da “Sen de bu dünyanın bir parçasısın ve sana da bu dünyada yer var, sen de saygı görmeye ve sevilmeye layıksın” dedirtecek bir deneyim yaşamadan belli bir yaşa geliyor bu insanlar. Sonunda bir suç işliyorlar ve o anda biz onları keşfediyoruz. Onları yargılamaya başlıyoruz, onları cezalandırıyoruz. Oysa aslında cezalandırılmamış birçok suçun mağduru.